20 Ocak 2015

TEZ HAZIRLARKEN BILINMESI GEREKENLER - 2

Bilim

Araştırma bulgularına dayanarak, neden – sonuç niteliğinde ilişkiler bulmaya çalışan, olay ve olguları yöntemlere dayalı olarak çözümleyip genellemelere ulaşmaya çalışan sistematik bilgiler bütünüdür.

Kelime anlamına baktığımızda TDK bilimi şöyle tanımlamaktadır:
  • Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.
  • Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.
Bilim Latince’de bilmek anlamına gelen “Science” kelimesinden türemiştir. Bilgi olarak bilim, test edilmiş, ispatlanmış olayları, olguları ve bunlar arasındaki ilişkileri açıklamak için geliştirilmiş kuramları; ilkeleri ve yasaları içermektedir.(1)
Birçok konuda olduğu gibi bilim konusunda da kesin bir tanım yoktur. Bilim “İnsanların kendilerini ve çevrelerindeki diğer varlıkları anlamak ve bu varlıkların birbirleri ile ilişki ve etkileşimlerini inceleyip meydana gelen olayları açıklayabilmek için uyguladıkları yöntem ve etkinlikler ile ilk çağlardan günümüze kadar elde edip düzenli olarak biriktirdikleri bilgiler bütününe” denir.(2) Marx ve Hillis’ e göre ise bilim, “bir çok yönü olan sosyal bir girişimdir”. Bazıları bilimi bir düşünme yolu olarak görürken bazıları için bilim bir yaşam tarzıdır.Bunlar haricinde bazıları bilimin metoduna değil ürüne: sistematik olarak bilim adamlarınca üretilmiş bilgiye dikkat çekmek isterler. Bu noktaların bir tanesi kabul edilip diğerleri görmezden gelinemez. Bu yüzden en güvenli yol bunların hepsini kabul edip bilimi bir bütün olarak görmektir, “Belli bir düşünce yapısına sahip bir insanın, bilimsel yöntemleri kullanarak dünyayı açıklayıp inceleyerek bilimsel teori ve doğrulara ulaşmasıdır.”
Genel olarak düşünüldüğünde bilim çevremizdeki dünyayı anlama çabasıdır. Dünyadaki düzeni ve kanunu bulmaktır. Dünyaya bir bakış biçimidir.

Bilimselliğin Ölçütleri Neler Olabilir ?

  • Her bilim dalının kendine özgü bir konusu olmalıdır.
  • Bilimsel çalışmalar, bilimsel yöntemle yapılmalıdır.
  • Bilimsel sonuçlar güvenilir olmalıdır.
  • Bilimsel sonuçlar bir kişi ya da grubun tekelinde olmamalıdır.
  • Bilim nesnel (objektif) olmalıdır.
  • Bilim eleştiriye açık olmalıdır.
  • Bilim genelleyici olmalıdır.
  • Bilim akla ve mantığa dayanmalıdır.
  • Bilimin amacı, bilimsel yasa ve kurallara ulaşmak olmalıdır.

Bilimleri Nasıl Sınıflandırabiliriz?

Konu ve kullandıkları yöntemlerine göre;
  • Formel Bilimler: Duyularımızla kavrayamadığımız, zihinsel olarak düşüncede var olduğunu kabul ettiğimiz ilke ve sembolleri konu edinen; genelleme ve tümdengelim yöntemlerini kullanan; Matematik, Mantık…
  • Doğa Bilimleri: Doğayı, doğada yer alan varlıkları ve olayları inceleyen ve tümevarım yöntemini kullanan ve doğa yasalarını bulmaya çalışan; Fizik, Kimya, Biyoloji, Astronomi, Jeoloji…
  • İnsan Bilimleri: İnsanı; insanın tarihsel, kültürel, toplumsal dünyasını konu edinen hem tümevarımı hem tümdengelimi kullanan; Tarih, Antropoloji, Psikoloji, Sosyoloji, Siyaset Bilim, Dil Bilim…
Konu, yöntem ve ulaştıkları sonuçlarına göre;
  • Rasyonel Bilimler: Akla mantığa dayalı ideal varlığı konu alan bilimler: Matematik, Mantik…
  • Normatif Bilimler: Sonuçlarında yönlendirici kurallara ulaşan bilimler: Hukuk, Mantık, Siyaset Bilim…
  • Pozitif Bilimler: Konularını deney yöntemi ile araştıran bilimler: Fizik, Kimya, Biyoloji, Psikoloji, Sosyoloji…

Bilimin Tarihi

Bilim tarihi basit bir tarifle bilimsel bilginin bir süreç içindeki gelişim ve değişimlerini, onları üreten toplumlardaki değişim süreçlerinin ışığında ele alıp değerlendiren bir disiplindir. Adından da anlaşılacağı gibi, bilim tarihi aslında iki disiplini kavrayıp kapsayan bir disiplindir. Bunlardan birisi bilim, diğeri tarihtir. Bunlardan bilim, bilindiği üzere, doğayı, insanı ve toplum yapısını inceleyen disiplinlerden meydana gelen, belli bir yöntemi olan sistematik bilgi bütünüdür. Tarih ise, insanla başlayan tarihi süreç içinde olup biten olayları, çeşitli yazıları doküman ve muhtelif belgelere dayalı olarak inceleyen bir disiplindir.
Bilim tarihi ise bir disiplin olarak, konusu bilim olmakla birlikte, tarihi yöntemi kullanan, konuyu tarihsel olarak ele alan bir disiplindir. Ancak daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, bilim tarihçisi bilimsel olayları sadece kronolojik açıdan ele almaz, aynı zamanda, toplum içinde onun hangi şartlarda ortaya çıktığını ve hangi şartlarda geliştiğini de araştırır. Dolayısıyla, bilim tarihi sadece salt siyasi tarih ve siyasi olayları göz önünde bulundurmaz; bilimin seyrini, toplum değerlerini, yapısını ve genel olarak toplumdaki temel prensipler ve toplumu şekillendiren her türlü olayı da göz önünde bulundurarak değerlendirir. Bundan dolayı onun, başta felsefe olmak üzere, dinle ve sanatla olan bağlantısı inkar edilemez.
Tarih boyunca sanat, düşünce ve duyguların ifadesi olmuştur ve sadece estetik kaygılar taşımamış, hatta tersine, çoğu zaman doğal bir şekilde gelişmiştir. Basit ve çok bilinen bir örnek verecek olursak, 15. yüzyılda Rönesans hareketleri sırasında, sanatkarlar, doğayı daha iyi tanımak için yoğun bir çaba içine girmişler ve dolaylı olarak bitki, hayvan ve insan yapı ve fonksiyonlarını karşılaştırmalı bir şekilde incelemişler ve canlının hareket prensiplerinden esinlenerek, cansız doğanın kurallarını belirlemeye çalışmışlardır. Leonardo da Vinci ve Michael Angelo bunun en güzel iki örneğidir. Leonardo kuşlardaki uçabilme özelliğini incelemiş, insanın da uçabileceğini iddia etmiş ve yapay kanat projelerini şekillendirmiştir. Yine aynı sanatkar, ilk deniz altı projelerini de öneren kişidir. Ancak bunları özel örnekler olarak değerlendiremeyiz; bu örnekleri, arkeolojik dönemlere kadar götürmek mümkündür. Biz ilk insanların kullandıkları kap kacak ya da hayat şekilleri, ne gibi bir teknik ya da bilim adına sahip oldukları bilgiyi mağara ya da kaya resimleri sayesinde öğreniyoruz. Böylece hem onların resim sanatı hem de bilim ve teknoloji adına ne ürettiklerini belirleyebiliyoruz.
Aynı şekilde, bilim ve din ilişkisi de bilim tarihçisi için göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Hemen her devirde bilim ve din arasında kaçınılmaz bir ilişki söz konusu olmuştur. Bu ilişki zaman zaman daha yüzeysel, daha yoğun olarak kendini hissettirmiştir. Örneğin, İslam Dünyası’ndaki bilimsel faaliyetin ilk yüzyıllarında özellikle bu etki çok yoğun olarak hissedilmiş, bilimsel çalışmayı, yeni ortaya çıkan İslam Dini adeta yönlendirmiştir. Bunun Doğu’da da örnekleri vardır. Örneğin Buda, sadece zihniyet olarak yeni bir felsefenin doğuşunda etkin olmamış, bütün yaşam tarzını etkilemiş, bilimsel faaliyeti deyim yerinde ise adeta yönlendirmiştir. Hıristiyan Dini’nin de hiç de etkisiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Özellikle de Ortaçağ’da bu etki kendisini yoğun bir şekilde hissettirmiştir.
Burada, kültürün temel taşları olan sanat ve dinle ilgili kısa açıklamalardan sonra, yine kısaca bilim felsefe ilişkisine göz atalım. Bilim ve felsefe ilişkisi, sanat ve dinle karşılaştırıldığında çok daha farklı, çok daha yoğun olarak kendisini ortaya koymaktadır. Hatta diyoruz ki, felsefenin olmadığı bir toplumda bilim adına pek bir şey yapılamaz; felsefe, bilimin adeta, deyim yerinde ise, üçüncü boyutu gibi görev yapar. Örneğin, hala üzerinde çalışmalar yapılan Aristo felsefesini ele alacak olursak, onun temellerinin varlığın esaslarını açıklamaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Maddenin özelliklerine ilişkin olarak vermiş olduğu hareketle ilgili açıklamalarının, 17. yüzyıla kadar hareket kuramları olarak benimsendiği bilinmektedir. Aynı şekilde, Aristo’nun kuramlarının evrende de geçerli olduğu kabul edilmiş ve Newton’un konuya ilişkin çalışmalarına kadar bu bilgiler bilim adamlarınca kabul görmüş, çalışmalarındaki teorik esaslar olarak değerlendirilmiştir.
Newton’un çalışmalarında da felsefenin etkisini izlemek mümkündür. Öyle ki, o yeni fiziğin temellerini atmış olduğu eserinin adını da Philosophie Naturalis Principia Mathematicae (Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri) olarak koymuştur.
Aynı örneği, 17. yüzyılda yaygın olarak benimsenen korpüskül teorisi için de yinelemek mümkündür. Aslında M.Ö. Demokritos’a kadar götürülen maddenin yapısının parçacıklardan meydana geldiği anlayışı, bir grup bilim adamı tarafından korpüskül teorisi olarak yeniden ve de boyut kazandırılarak ele alınmıştır. Bunlar arasında Böyle, Mayow gibi bilim adamlarının yanı sıra, daha çok filozof olarak tanıdığımız kişiler de vardır, Descartes gibi. Bu görüş daha sonra sadece maddenin temel yapısının felsefi olarak bir değerlendirilmesi değil, bilimsel olarak da kabulü şeklini almış, canlı ve cansız her şeyin esasının aynı olup parçacıklardan meydana geldiği öngörüsü Dalton’la anlam kazanmıştır. Atom teorisi şeklinde ortaya çıkmıştır. Fizikte atom teorisi ve onunla ilgili ayrıntı şekillenirken biyolojide de hücre teorisi ile ilgili çalışmaların yoğunluk kazandığı izlenmektedir.
Buraya kadar verilen örnekleri artırarak gitmek mümkündür. Bu örnekleri şöyle toparlayabiliriz:
  • Bilim felsefesiz olmaz
  • Bilim felsefe ile yandaştır
  • Birbirini destekler
Böylece, bilimin teorik boyut kazanmasında felsefenin rolünü yadsımamak gerekir. Nitekim son dönemde bilimsel bilginin felsefeyi sorgulaması, bilginin felsefi olarak ele alınıp değerlendirilmesi sonucunda felsefesinin ortaya çıkışı bir tesadüf olmadığı gibi, iyi bir bilim felsefecisinin de bilim tarihi çalışanları arasından çıkışı da bir tesadüf değildir. Nasıl ki bilim adamı, kendi ilgilendiği disiplinin felsefi boyutunu bilmek durumunda ise, örneğin matematik ya da fizik çalışmalarında onların felsefi boyutunu da irdelemek zorunda ise, bilim felsefesi yapabilmesi için de bilimin tarih içinde geçirdiği serüvenleri; bilim adına yapılan çalışmaları bilmesi; onlar üzerinde tefekkür etmesi gerekir. Onun içindir ki, son dönem bilim felsefecileri diye tanıdığımız Thomas Kuhn ve Joseph Needham, aynı zamanda bilim tarihi konusunda da önemli çalışmalar yapmışlardır.
Bütün buraya kadar verilen bilgiye dayanarak, bilim tarihinin tıpkı bilimin kendisi gibi, felsefe ile iç içe olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız. Bilim tarihi bilmeksizin bilim felsefesi yapılamayacağı gibi, felsefe bilmeden de bilim tarihi yapılamaz.
Bilim felsefesi çalışmaları gibi, bilim tarihi de her ne kadar daha önce belli ölçülerde yürütülen çalışmalar olsa da, formal olarak, başlangıcı pek de eskiye gitmez, her ne kadar, bilim tarihinin kurucusu olarak kabul edilen George Sarton, konunun ele alınışını Aristo’ya kadar götürse de, bu disiplinin başlangıcı genellikle 19. yüzyılda yayamış olan August Comte’la tarihlendirilir.
Ancak, hemen biraz önce de belirtilmiş olduğu gibi, bilim tarihinin formal başlangıcı Amerika’da Harvard Üniversitesinde görevli Belçikalı bilim adamı George Sarton’la başlatılmış ve ilk resmi öğretim birimi olarak da ilk defa burada temellendirilmiştir. Aslında bilim tarihi ile ilgili çalışmalar, her ne kadar formal boyutta olmasa ve İslam Dünyası’nda da bu konudaki çalışmalar 20. yüzyılın ilk yarısına rastlıyorsa da, bu konudaki temel eserler arasında İbn Nedim’in el-Fihrist ve İbn Ebi Useybia’nın Uyun el-Enba fi Tabakat el-Etıbba adlı eserleri gösterilirken, Osmanlı’da yazılmış, çeşitli şuara tezkereleri, Taşköprizade’nin Şekaik-i Nu’maniye2 adlı eseri (16. yy) ve çeşitli kişiler tarafından bu esere yapılmış zeyiller, Katip Çelebi’nin Keşfi’-Zünun adlı eseri örnek olarak verilebilir. Daha geç dönemlerde ise, Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’si (H.1311) ve Bursalı Mehmed Tahir’in Osmanlı Müellifleri örnek olarak verilebilir. Yine bu paralelde olmak üzere, Salih Zeki de Asar-ı bakiye (İstanbul 1911) adlı eseriyle bu konudaki öncülerden biridir. Ancak, bilim tarihinin eğitim ve öğretiminin başlangıç çalışmalarının öncüsü ve Cumhuriyetin ilanından sonra bu konuda en bilinen yazar Adnan Adıvar olup günümüzde hala onun Osmanlı Türklerinde İlim kitabı el kitabı olarak kullanılmaktadır. Ancak Türkiye’de bilim tarihinin bir disiplin olarak eğitim ve öğretiminin başlaması için 1943’lere kadar beklemek gerekmiştir.
Yukarıda söz konusu ettiğimiz çalışmalarda bunlardan ne kadarı gayesine uygun olarak yürütülmüştür, sorgulayalım. İlk adımda belki hiç biri denilebilir. Çünkü ele almış olduğumuz düşünürlerin eserlerinin hemen pek azında bilimsel bilgi ön plandadır ve bilimsel bilginin nispeten ön plana çıktığı çalışmalar daha çok on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başlarına rastlayan çalışmalardır. Halbuki belli ölçülerde de olsa hemen hemen bütün eserlerde tarihi bilgi verilmekte ve tarih yönteminin kullanıldığı gözlenmektedir. Dolayısıyla bu noktadan hareketle değerlendirdiğimizde, geniş açıdan bakmaya çalışarak bir ölçüde de olsa Osmanlılarda yazılmış olan ve yukarıda adlarını verdiğimiz eserlere ve burada söz konusu etmediğimiz benzerlerine, bilim tarihinin ilk eserleri diye bakabiliriz.
Genellikle, Cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923 ise de, genel olarak Yeni Türk devletinin kuruluşu 23 Nisan 1920 tarihiyle belirlenir. Mustafa Kemal Atatürk bu tarihten itibaren, ilkin yeni ülkenin siyasi yapısını şekillendirmeye çalışmış; adım adım cumhuriyeti hazırlamıştır. Bu arada bilimle ilgili yapılanmanın da temellerini atmayı ihmal etmemiştir, çünkü onun ilkesi “hayatta en hakiki mürşid ilimdir”. Nitekim 22 Eylül 1924 tarihinde Samsun’daki İstiklal Ticaret Mektebi’ndeki konuşmasında şöyle söylemiştir.
Dünyada her şey için maddiyat için, maneviyat için muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmadır.”
Atatürk bu konuşmasından çok önce, henüz Cumhuriyet kurulmadan, 22 Ekim 1922’de Bursa’da yapmış olduğu bir toplantıda da düşüncelerini şöyle dile getirmektedir: “Yurdumuzun en bayındır, en göz alıcı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nedir, bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde bilim ve fen ilkelerinin kılavuz edinilmesidir…
Milletimizin siyasi ve içtimai hayatı ile ulusumuzun düşünümsel eğitiminde yol göstericimiz bilim ve fen olacaktır. Türk milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ile edebiyatı, okul sayesinde ve okulun vereceği bilim ve fen sayesinde bütün olağanüstü incelikleri ve güzellikleriyle oluşup gelişecektir. Daha sonraki toplantılarda yapmış olduğu konuşmalarda da, Atatürk bilimin önemini vurgulamaya devam etmiştir. Bu bağlamda olmak üzere 26 Şubat 1923’de Salihli istasyonunda halka hitaben yaptığı konuşmasında, yukarıdaki görüşlerinden çok farklı olmayan, onları pekiştirir nitelikteki düşüncelerini dile getirmiş ve şunları söylemiştir: “Memleketimizi kesinlikle koruyabilmek için alınacak önlemlerin en önemlisi ve ilki bilim ve irfan olacaktır. İşte şurada gördüğüm küçük okullular bilim ve irfan ordusunu oluşturacaklardır.”
Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra, bu konudaki görüş ve düşüncelerini daha hızlı bir şekilde uygulama alanına geçirmek isteyen Atatürk, 30 Ağustos 1924’de meşhur meydan savaşının yapıldığı yer olan Dumlupınar’da yapmış olduğu konuşmasında ise, bir ülkenin özgür ve bağımsız olabilmesi için ortaya koyduğu uygarlık ürünleri olması gerektiğini belirterek, şöyle demektedir: “Uygarlığın yeni buluşlarının ve fennin harikalarının cihanı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir devirde yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle, geçmişe kölece bağlılıkla varlığımızı devam ettirmemiz mümkün değildir.”
Nitekim, 1924’de İstanbul Darülfünunun İstanbul Üniversitesi olarak yeniden şekillendiğini görüyoruz. Ancak, büyük bir ihtimalle yüksek öğretimin o günkü durumu kendisini pek tatmin etmemiş olmalı ki, bu konuda yeni adımların atılmasını desteklemiş; hatta bizzat bu konuda önemli adımlar atılmasında önderlik etmiştir. Bu konu ile ilgili görüşleri, 1933 yılında Cumhuriyet Bayramı’nda yapmış olduğu konuşmasında özetlenerek aşağıda verilmektedir:
“Türk milletinin yürütmekte olduğu gelişme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet bilimlerdir.”
Buraya kadar verilen alıntılardan da anlaşılabileceği gibi, Atatürk için bilimin ve tekniğin bu ülkenin gelişmesinde ne derece önemli rolü olduğu konusundaki görüşlerini belirlemek mümkün olmaktadır. Sadece sözleri ile değil, yaptığı atılımlarla da, bu fikirlerini ne kadar gerçekleştirmek istediğini ispatlamaktadır.
Ulu Önder Atatürk 1933 yılında Üniversite reformu ve daha sonra yüksek öğrenimdeki yapılanma hareketleri sırasında, bir taraftan mevcut yüksek eğitim ve öğretim kurumlarının ataletten kurtulması ve çağdaş bir seviyeye ulaşması için önemli adımlar atarken, ve de bu bağlamda yeni birimler ve yeni ihtisas alanları oluşturulurken, bir taraftanda, yeni başkent Ankara’da yüksek öğrenim kurumlarının yapılanmasında ön ayak olmuştur. Bu bağlamda şekillenen kurumlar arasında 1936 yılında, Türk kültürünün köklerini ve Türk dilinin kökeni ve gelişimini incelemek üzere kurulan D.T.C.F. ve 1946 yılında kurulan Ankara Üniversitesi ve bu öğretim kurumuna bağlı olarak kurulan Tıp ve Fen Fakültelerini verebiliriz. Böylece, ilk defa Ankara’da bir üniversite kurulmuş oluyordu.
Türkiye’de bilim tarihi ile ilgili olarak öğretim başlamadan önce, İstanbul Üniversitesi’ndeki 1933 reformuna müteakip, yeniden yapılanmanın sonucu kurulan disiplinlerden birisi de Tıp Tarihidir. Bu disiplin bir ölçüde bilim tarihi çalışmalarına zemin hazırlamıştır ve bu dalda eğitim veren rahmetli hocamız Süheyl Ünver’dir (öl. 1987). Onun bu konuda yapmış olduğu çalışmaları görmemezlikten gelemeyiz. Öncelikli olarak meslek tarihi ve bir ölçüde deontoloji şeklinde gelişen derslerinin yanı sıra, yoğun bir yayın faaliyeti olan Süheyl Ünver hocamız, sadece tıp tarihi ile ilgili yayınları ile değil, aynı zamanda, bilim tarihi konusundaki çalışmalarıyla da bu konuda öncülük etmiştir. Süheyl Ünver iyi bir gözlemcidir; bulduğu her belgeyi dikkatle izlemiş; gördüğü her şeye bir tarihçi gözü ile bakmıştır. Süheyl Ünver Hocamız için herhalde birçok olumlu değerlendirilmeler yapılabilir, ancak onun en bilinen özelliği herhalde Türkiye’nin en verimli bilim adamı olmasıdır, çünkü hemen her şeyin tarihi açıdan bir belge olduğunu düşünen hocamız, aynı zamanda en kolay yazabilen bir kişi idi. Ayrıca çalışmalarını, çoğu zaman resimleriyle süslemiştir. Özellikle de yaptığı tezhiple de, sadece tıp tarihçisi olarak değil, sanat tarihi açısından da kültür tarihimizde ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur.
Onun yanında yetişen ve asistanı olarak görev alan, sırasıyla, Bedii şehsuvaroğlu’nun, Emine Atabek’in, Nil Sarı’nın, Rengin Dramur’un, Mebrure Değer’in, Ayten Altıntaş’ın ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Çapa Tıp ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi şeklinde ayrılmasıyla oluşan birimlerden Çapa Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsünde Bedii Şehsuvaroğlu’nun yanında yetişen Ayşegül Demirhan Erdemir’in, Nuran Yıldırım’ın, ve daha sonra, yine Çapa Tıp Fakültesine Almanya’daki eğitimini tamamlayarak gelmiş olan Arslan Terzioğlu’nun önemli katkıları olmuştur.
Genel olarak bir değerlendirme yapacak olursak, bu bilim adamlarının çalışmalarının daha çok son dönem Osmanlı tıbbı konusundaki çalışmalar üzerinde yoğunlaştıklarını söylemek mümkündür.
Ankara’da ise 1946’da Tıp Fakültesinin kurulmasından sonra, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde olduğu gibi, Tıp Tarihi dersleri verilmeye başlanmıştır. Burada ise rahmetli hocamız Feridun Nafiz Uzluk (öl. 1973) dersler vermiştir. O da Süheyl Ünver gibi, bu disiplinin eğitim ve öğretimine önem vermiş ve bu konuda çeviri ve terkip niteliği taşıyan kitaplar yazmıştır. Feridun Nafiz Uzluk da, Süheyl Ünver gibi, tıp tarihini basit bir meslek tarihi niteliğinde görmemiş, tıp tarihi ile ilgili gelişmeleri ele alırken, bir bilim tarihçisi gibi konuyu ele almış, bilim adamı ya da hekimin hayatı, eserleri, çevre koşullarını da göz önünde bulundurmuştur. Onun da bilim tarihi ile ilgili yayınları bulunmaktadır. Ayrıca, yine o da mümkün olduğunca tarihi belge ve eski eserleri toplamaya gayret göstermiş olup, bilhassa Selçuklu Tarihine ayrı bir ilgi duymuştur.
Ondan sonra, Tıp Tarihi kürsüsündeki elemanlar olarak Yaman Örs, Fuat Göksel ve Berna Arda onun bıraktığı yerden devam ettirmişlerdir. Onların çalışmaları ise daha çok deontoloji ve tıbbi etik konusunda yoğunluk taşımıştır.
Bu arada, kurulan yeni fakülte ve açılan yeni üniversitelerde de tıp tarihi ve deontoloji bilim dalları ile eczacılık tarihi ihtisas dallarının açıldığını görmekteyiz. Bunlar arasında sırasıyla Ege Tıp Fakültesindeki Tıp Tarihi ve Deontoloji Ana Bilim Dalından söz edebiliriz. Buranın kurucusu ve halen hizmet veren Prof. Dr. Ali Haydar Bayat çalışmalarını Osmanlı tıp ve kültür tarihi ağırlıklı olarak yürütmektedir. Ayrıca Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde de Eczacılık Tarihi Ana Bilim Dalı, fakültenin kuruluşundan itibaren faaliyet göstermektedir. Burada halen Prof. Dr. Eriş Asil ve Prof. Dr. Sevgi Şar ve onların yeti.tirmi. olduğu elemanlar hizmet vermektedir.
Ayrıca GATA’da İlter Uzel tarafından kurulan Tıp Tarihi ve Deontoloji bilim Dalı’nın yanı sıra, Bursa’da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde de kurulmuş olan Tıp Tarihi ve Deontoloji Ana Bilim Dalında, İstanbul Çapa Tıp Fakültesinden yetişmiş olan Prof. Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir, Adana, Çukurova Tıp Fakültesinde, Prof. Dr. İlter Uzel görev yapmaktadır. Bunların yanı sıra, son olarak kurulan birimlerden biri olarak Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesindeki Tıp Tarihi ve Deontoloji birimini zikredebiliriz (Erdem Aydın).
Aynı paralelde olmak üzere, Ankara Üniversitesi’ne 1946 yılında bağlanan Veteriner Fakültesi’nde 1944 yılından itibaren veteriner tarihi dersleri verilmeye başlanmış, 1950 tarihinden itibaren de Veteriner Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü kurulmuştur. Buradaki dersleri, daha sonra bu konuda bir birim kurulmasını sağlayan Nihal Erk vermiştir. Nihal Erk, özellikle de kaynak eserler üzerindeki çalışmalarıyla daha önceki tarihlerdeki veteriner hekimlikle ilgili çalışmaları ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Kendisinden sonra bu görevi Ferruh Dinçer üstlenmiştir.
Buraya kadar ki çalışmalar, daha çok bilim tarihinin kısımları diyebileceğimiz ve bilim tarihi çalışmalarının deyim yerinde ise, yukarıda da belirtildiği gibi, hazırlık çalışmaları niteliğindedir. İlk defa bilim tarihi derslerinin bu konuda ihtisas yapan bir kişi tarafından verilmeye başlanması için Aydın Sayılı’nın Amerika’dan dönmesini beklemek gerekmiştir.
Yukarıda da ifade etmiş olduğumuz gibi, Atatürk’ün bilime verdiği önemin yanı sıra, tarihin önemi üzerinde durduğu da bilinen bir gerçektir. Nitekim Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kurmak suretiyle bunu açık ve seçik olarak göstermiştir. Onun için bir ülkenin kültürü ve kültürün temel taşı olan dil ve tarihi çok büyük önem taşır. Bu konudaki düşüncelerini D.T.C.F.’yi kurarak Türk dilinin köklerini ve gelişimini karşılaştırmalı olarak incelenmesini sağlayarak somutlaştırmış Tarih ve Macarca kürsüsünü kurarak da, karşılaştırmalı olarak Türk tarihinin incelenmesine öncülük yapmıştır. TTK ve TDK ile D.T.C.F.’nin akademik olarak birlikte çalışmalarını ve Türk Dili ve Tarihinin köklerini ortaya çıkarmalarını istemiştir.
İşte bu bağlamda olmak üzere, büyük önder Atatürk iyi yetişmiş tarihçilerin olmasını ve bu gaye ile, Ankara Erkek Lisesinde (bugünkü Atatürk Lisesi) sınavında hazır bulunduğu ve de çok beğendiği öğrenci Aydın Sayılı’nın iyi bir tarihçi olmasını istemiştir. Aslında su mühendisi olmak isteyen Aydın Sayılı onun adına Amerika’da Harvard Üniversitesi’ne George Sarton’un yanına gönderilmiştir. Böylece bu disiplinin kurucusu olan George Sarton’un öğrencisi olmuş ve bilim tarihi konusunda çalışma olanağı elde etmiştir. Sonuç olarak, Aydın Sayılı, bu alanın dünyadaki temsilcisi olarak bilinen kişilerle de dönem arkadaşı olma imkanını bulmuştur.
Bu çalışmalarının yanı sıra, bilim-bilim tarihi-felsefe konularında yazılmış yazıları ile Atatürk’ün bilimle ilgili düşünceleri hakkında yazıları da vardır. Bu yazılarına ilave olarak, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir yarışmaya da katılmış olduğu “Hayatta En Hakiki Mürşid İlimdir” adlı bir eseri de vardır. Bu kitabında hocamız Aydın Sayılı burada bize bilim anlayışını vermekte, bilim ve teknoloji arasında farklı belirlemektedir. Ona göre, bilim sürekli ilerleyen, sistematik bir bilgi birikimidir. Teknoloji ise daha çok günlük ihtiyaçlara dönük olup bilimsel bilginin bir nevi uygulamasıdır. Dolayısıyla, eğer bilimsel çalışma olmaz, bilimsel bilgi ilerlemezse, teknoloji de ilerleyemez ve zaman içinde kendini tüketir. Bilimin ilerlemesi, teknolojiye yeni imkanlar hazırlar; ona gelişme olanağı sağlar.
Bilim sayesindedir ki, insan uygar olabilir, çünkü insan doğuştan uygar değildir; uygarlık tek tek başarılara sahnedir, halbuki kültür bütün sahneyi doldurur, çünkü dil, sanat, bilim, felsefe bir bütünlük içinde şekillenir, ve bunların hepsinde gelişim ve değişim eğitim ve öğretimde atılacak dikkatli adımlar sayesinde gerçekleşecektir.
Çağdaş dünyayı yakalamaya çalışan Türkiye’de bilim tarihinin kültürümüzün temellerini anlamamızda ve felsefe bilim ilişkisini kavramamızda önemli katkıları olacağı kesindir. Nitekim bunun farkında olan bilim ve düşün adamları bu disipline ilgi duymakta ve özellikle de ilerleyen yaşlarında bu disipline doğru kayma eğilimi göstermektedir. Bunun en somut örneklerinden birisi, Cumhuriyet dönemi meşhur matematikçilerimizden Cahit Arf’tir. Yine bir başka örnek olarak da Erdal İnönü’yü verebiliriz.

Niçin Bilim Tarihi Önemlidir?

Bilim tarihi bilimsel merakın doğmasına yardımcı olur. Aynı zamanda bilim tarihi bir ülkenin kültürünün objektif olarak değerlendirilmesinde en önemli ölçüttür. Bilimin tarihteki ve halihazırdaki durumuna bakarak bir ülkenin gelişim süreci hakkında karar verebiliriz. Çünkü kültürün bir kolu olan felsefe yoruma açık bir disiplindir. Aynı şekilde sanatda subjektif bir disiplindir. Kültürün bir başka kolu olan din ise dogmatik bir disiplin olup bir ülkenin gelişim süreci hakkında değerlendirme yapmamıza olanak vermez. Bilim ise kesin sonuçlarıyla toplumun nerede olduğunu, gelişip gelişmediğini açık ve seçik olarak gösterir.
Bilimin doğuşu ve gelişimiyle ilgili olarak söylenmesi gereken ilk ve en önemli şey belki de insandaki merak duygusuyla, insan ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük yapılan çalışmalar arasında kurulan zorunlu diyalektik ilişkidir. Bu ilişkinin insanlık tarihi boyunca, yaşanan değişim ve dönüşümlerin sonucu ve de başlangıcı olarak daha sistematik bir hal alarak disipline edilmesine gereksinim duyulmuştur. Bunun nedeniyse bilimin bir güç olarak insanoğlu için doğa üzerinde denetim sağlayarak onu kendi çıkarı için biçimlendirmesinde olanak sağlamasında yatmaktadır.
Daha uygarlığın ilk dönemlerinde Aristoteles’in de söylemleriyle: “Bilimin ve felsefenin başlangıcında insanoğlunun çevresine karşı duyduğu merak ve hayret vardır. Bu mucizeye karşı duyulan bir merak ve hayret değil, fakat gündelik yaşamda sıradan şeylere karşı duyulan bir merak ve hayrettir. İşte felsefeyi ve bilimi de bu duygular canlı tutmuştur.” Bunun yanı sıra başta da söylediğimiz ve bilindiği gibi bilimlerin doğmasına ve gelişmesine neden olan en büyük etmen insanın gereksinimlerinin(3) yanı sıra insan-insan, insan-doğa arasında kurulan etkileşimin boyutlarıdır.

Bilimin Amacı

Bilimin amacı, dış dünyada doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayırarak onu sistematik bir biçimde değerlendirmektir. Dış dünyada olaylar daima karşımıza karmaşık olarak çıkar. Bunları, bayağı ve sistematik olmayan bilgiden ayırarak, doğru düşüncenin ürünü haline getirmek için neden sonuç bağı altında birleştirmemiz gerekmektedir.(4)

Dipnotlar:

(1)Fazıl Yozgat, Bilimsel Araştırma Metotları, Ankara:Yargı Yayınları, 2001, s.6.
(2)Erol Alaçam, Bilimsel Etkinlik ve Yayım, Ankara: Tübitak, 1995 s.2
(3)Nejat Bozkurt, Eleştiri ve Aydınlanma. İstanbul: Say Yayınları, 1994, s.30
(4)Orhan Türkdoğan, Bilimsel Araştrımanın Metodolojisi, İstanbul: Timaş Yay., 2000, s.21

2 yorum:

  1. Upuzun bir yazı olmuş emeğinize sağlık ben de hazırladım tez ve cidden kabustu ama bir daha deseler bir daha yazarım :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu daha başlangıç :) Yazı dizisi 15 başlıktan oluşacak. Bitince gerçekten çok işe yarar bir yazı olacak.
      Valla ben yine yazar mıyım tez pek emin değilim :) çok zor...

      Sil

Okuduklarınızla ilgili düşüncelerinizi benimle paylaşarak kendimi geliştirmeme katkıda bulunursanız sevinirim.
Ayrıca iletişim ve sosyal medya hesaplarınızı yoruma eklemeyi unutmayın.
Sevgiler
Mavi'nin Güncesi